TC 81 HABER | TÜRKİYE HABERLERİ | ISPARTA HABERLER
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SON YORUMLANANLAR

    Barışın Kenti Çanakkale

    Barışın Kenti Çanakkale

    Tarih 23 Şubat 2014, 18:35 Editör Turgut ÇAKIR

    Çanakkale Boğazının iki kıyısında yer alır. Edirne, Tekirdağ, Balıkesir, Marmara Denizi ve Ege Denizi ile çevrilidir.

    Barışın Kenti Çanakkale 

    "Ey bugüne şahit olan Sarphisarlar

    Ey kahraman Mehmet Çavuş Siperleri

    Ey Mustafa Kemallerin aziz yeri

    Ey toprağı kanlı dağları, yanık yerler”

    Mehmet Emin Yurdakul (Eylül 1915)

    Önce Onlar Vardı

    Çanakkale Boğazı’nın iki kıyısında yer alır. Edirne, Tekirdağ, Balıkesir, Marmara Denizi ve Ege Denizi ile çevrilidir.

    Çanakkale tarihte ilk olarak Troas ismiyle anılır. Osmanlı Devleti Çanakkale’yi almadan önce ismi Dardanellos. Bu ismin kaynağı Dardanlar’ın atası olan Truva Kralı Dardanos’a dayanır. Osmanlı döneminde Fatih Sultan Mehmet, Çanakkale Boğazı’ndan Bizans’a yardım geldiğini anlayınca, 1452 yılında Boğaz’ın en dar iki yakasında birer kale yaptırdı. Rumeli yakasındaki kaleye, deniz kilidi anlamına gelen, “Kilit Bahir”, Anadolu yakasındakine de deniz seti anlamına gelen “Settül Bahir” ismi verildi. Settül Bahir’e “Kale-i Sultani” de denir. Kalenin yanı başında da bugünkü Çanakkale kenti kuruldu. Bura halkı, Kocaçay kenarından çıkarılan özlü topraklardan yaptıkları çanak-çömleklerle kısa zamanda tanınır, ün kazanırlar. Bu yüzden kente “Çanak Kalesi” deniyor. Sonra da bu isim, Çanakkale olarak söyleniyor.

    Çanakkale’nin tarihi, Taş Dönemi’nden Bakırtaş Dönemi’ne dek uzanır. Bu dönem, Beşiktepe ve Kumtepe evleriyle temsil edilir. Bunları, M.Ö. 3000’lerden 1200’lere dek Troyalılar izler. M.Ö.1200’lerde Akalar, Troya Kenti’ni yakarak ele geçirir. Çanakkale’ye 30 kilometre uzaklıkta bulunan Truva harabeleri en eski yerleşim merkezi. Truva iki bin yıl Anadolu’nun bir kültür merkezi olarak biliniyor. Truva harabeleri dokuz yerleşme katına sahiptir. M.Ö.3200 ile M.S. 400 yılları arasına aittir. Akalılar, M.Ö.1200 tarihinde Truva Kalesi’ni alamayınca, gemilerine binip, kale dibinde tahtadan yapılmış büyük bir at bıraktılar. Truvalılar, bu atı kale içine aldıktan sonra, zafer şenlikleri yaptıkları sırada, at içinde gizlenen Akalar, kale kapılarını açtılar, gemideki öteki askerlerle birlikte saldırıp kenti ele geçirdiler.

    “Truva’nın Tahta Atı efsanesi, yine dünyanın her köşesinde bilinir. Truva harabeleri, Biga İlçesi Hisarlı Köyü yakınında, ilkçağlarda kurulmuş, ünlü bir şehrin izlerini taşır. Kral Priamos devrinde, Priamos’un yakışıklı oğlu Paris, bir gün Sparta Kralı Menelaos’a konuk olur. Kralın karısı güzel Helena’yı kandırarak, bir gece gemisi ile Truva’ya kaçırır. Bu olayın peşinden, Sparta Kralı Menelaos, ağabeyi Agamemnon’un komutasında güçlü bir orduyu Truva üzerine gönderir. Truvalılar sağlam kalelerinde savunmaya geçerler. Sparta-Truva savaşları on yıl sürer. Spartalılar, Truva’yı bir türlü ele geçiremezler. Sonunda bir hile düşünürler. Tahtadan kocaman, bir at yaptırır, içine, gizlice en namlı savaşçılarını doldururlar. Atın ayakları altında ayrıca tekerlekler vardır. Bunu yaptıktan sonra bütün ağırlıklarını toplar, memleketlerine dönüyorlarmış gibi gemilerine binerek denize açılırlar.

    Bu durumu kalenin burçlarından seyreden Truvalılar sevinç çığlıkları atarak dışarı çıkar, tahta atı bir savaş ganimeti gibi şehre getirirler. O gece şenlikler düzenlenir, herkes çılgınca eğlenir, içer, sarhoş olur. Gece yarısından sonra bütün askerler sızar, bir köşeye çekilir. İşte bu anda tahta atın içindeki savaşçılar çıkar, nöbetçilerin üzerine atılırlar. Ötede pusuda bekleyen Spartalılar da Truva’ya üşüşür, birkaç saat içinde şehri ele geçirirler.

    Şair Homeros, İlliada destanı’nda bu olayı da uzun uzun anlatır.”

    Akalar’dan sonra Frigler, Hititler ve Lidyalılar yaşamış kentte. M.Ö.514 yılında Makedonya ve Çanakkale’ye Persler egemen oluyor. Pers Kralı İskender öldükten sonra, komutanlarından Antigonos geçiyor başa. Antigonos’tan sonra da Lisimokos… Ardından, Selökidler, Bergama Krallığı ve sonunda Romalıların eline geçmiş kent. M.S. 395 yılında ikiye bölünmüş Roma… Doğu Roma’nın payına bu bölge düşüyor. Bu arada Hun Türkleri sahip oluyor bölgeye… Rodos’ta üslenen Araplar, 668 ve 672 yıllarında büyük bir donanma ile Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’u kuşatıyorlar. 715-717’lerde Araplar Anadolu seferine çıkıyorlar. Çanakkale önlerinde karadan Nara Burnu’na dek ilerliyorlar. Yalova-Akbaş Limanı’na geçiyorlar. Gelibolu Yarımadası’ndan ilerleyerek İstanbul kuşatmasına katılıyorlar. Abbasiler döneminde ise Anadolu seferlerini karadan sürdürerek Çanakkale Boğazı’nı zorlamadılar. Bu yüzyıllarda Bizanslılar egemen oluyor Çanakkale yöresine. 11.yüzyılın başında Peçenekler’in saldırısına uğruyor. Bu saldırılar 12.yüzyılda da devam ediyor.

    1071 Malazgirt Zaferinden sonra Selçuklular Çanakkale’ye kadar geliyorlar. Güney Marmara kıyılarının bir bölümünü ele geçiriyorlar. Süleyman Şah ölünce, Ebu’l Kasım geçiyor yerine. Ebu’l Kasım Gemlik’te donanma yapmaya başlıyor. Bizanslılar buna şiddetle karşı çıkmış ve yapım halindeki donanmayı yakmışlar. Bu sıralarda Çaka Bey, İzmir ile yöredeki adaları alıyor…Ege Denizi’nde, dilediğince Bizanslılar’la savaşlar yapmaya başlıyor. Peçenekler’le anlaşıyor. Bizans üzerine yürümek için, 1091 yılında donanmasıyla Gelibolu önlerine dek ilerliyor. Bizanslılar Kumanların yardımıyla Peçenekler’i kara savaşlarında yeniyor. Bu yüzden geri çekiliyorlar.

    1092 yılında, 1.Kılıçarslan geçiyor Anadolu Selçuklu Devleti’nin başına… Çaka Bey’le dostluk kuruyor. Onun kızıyla evlenerek bu ilişkiyi pekiştiriyor. 1.Kılıçarslan Marmara kıyılarını almayı düşünüyor. Bunun için İlhan unvanı taşıyan komutanlarından Muhammed’i Balıkesir ve Çanakkale yöresine gönderiyor. Önceleri, Bizanslılar’ı yenen Muhammed, daha sonra güçlü bir Bizans ordusuyla karşılaşıyor. Muhammed bu savaşta yeniliyor ve esir düşüyor. Daha sonra Çaka Bey, karadan ilerliyor. Bizanslılar’ın gümrük merkezi olan Nara Burnu’nu kuşatıyor. Bundan telaşlanan Bizans İmparatoru 1.Aleksis Komnesos, 1.Kılıçarslan’a bir mektup gönderiyor. Bu hareketin Bizans’a değil, ona karşı olduğunu, Çaka Bey’in Anadolu Selçuklu Devleti’ni ele geçirmek amacında olduğunu bildiriyor. Çaka Bey, eskiden beri bağımsız davranıyor. 1.Kılıçarslan batı sınırlarını güvence altına almak için Bizans’la anlaşma yapıyor. Bizanslılar denizden, 1.Kılıçarslan da karadan Çanakkale’ye birlikler gönderince, Çaka Bey geri çekiliyor. 1.Kılıçlarslan’a yanaşıyor, ama Kılıçarslan, Çaka Bey’i öldürtüyor.

    1097 yılında Haçlı Ordusu İznik’i işgal ediyor. Selçuklular Marmara ve Ege Denizi kıyılarından içlere doğru taktik gereği çekilmişler. Bu bölge yeniden Bizans’ın eline geçiyor. Haçlı Seferi’nin etkisi kalmayınca, Türkler, kaybettikleri yerleri geri alabilmek için akınlar yapmışlar.

    1113 yılında Emir Muhammed komutasındaki Türk birlikleri Çanakkale’ye dek gelmişler. Ancak 1147-1149 İkinci Haçlı Seferi nedeniyle geri çekilmişler. Anadolu Selçuklu Devleti’nden ayrılarak bağımsız olan Karesi Beyliği alıyor Çanakkale’yi…1345 yılında Orhan Gazi zamanında Karesi Beyliği Osmanlı Devleti’ne katılıyor. Türkler Çanakkale’den geçerek çıkıyor Avrupa’ya. Şehzade Süleyman Paşa 1349 yılında Gelibolu’yu alıyor. Çanakkale destan ve söylenceleriyle ünlü bir kent. Homeros’un destanları, Mehmetçiğin Çanakkale savunması ile ilgili destan halen dillerde dolaşır. Bu destanlardan biri de “Gelibolu’da Bir fetih Destanı” dır.

    “Gelibolu adının, “Güzel şehir” anlamına gelen “Kalipolis” ten geldiği söylenir. Bizim Evliya Çelebi ise, Gelibolu adının “Gülübol” dan geldiğini, bu adın, tarihçi Yazıcızade Mehmet efendi tarafından verildiğini söyler. Bir zamanlar Gelibolu ve çevresinde geniş gül bahçeleri varmış. Gül yetiştiriciler bir tekke kurmuşlar, tekkeye de “Gülcü Baba” adında, gül meraklısı, yaşlı birini şeyh olarak tayin etmişler. Gülcü Baba karakışın ortasında gül yetiştirir, dört mevsim sarığının kıvrımları arasında taze güller taşırmış.

    İlkçağlardan beri varlığı bilinen ve Bizans devrinde sağlam bir kalesi bulunan Gelibolu Osmanlılar’ın Rumeli’ye ayak basışlarında ilk fethettikleri şehirlerden biri olarak tanınır. Şöyle ki:

    Orhan Gazi, Bursa’yı tahtına mülk edinmiş, Marmara Denizi’nin Anadolu Yakası’nda, Rumeli’ndeydi. Denizlerde egemen olmak, Türk gücünü Avrupa’ya da tanıtmak emeliyle yanıp tutuşuyordu. Bu işle oğlu Süleyman Paşa’yı görevlendirmişti.

    O günlerde bir rüya görmüştü. Süleyman Paşa: “Yıldızlı bir gecede, gökteki hilal Asya’dan Avrupa’ya doğru süzülüyor, geçerken bütün yıldızlar hilali selamlıyorlardı. “Bilginler, genç şehzadenin rüyasını yorumlayarak:

    -Sana Rumeli yolları açıldı. Gazan mübarek olsun. Osmanlı hilali, Avrupa’da senin öncülüğün ile parlayacak… diyorlardı.

    Süleyman Paşa, Kapıdağı’ndaki Aydıncık şehrinde keşifler yapıyor, uzun uzun düşünüyordu bir gün… Yanına silah arkadaşlarından Ece Bey gelmiş:

    -Şehzadem!... Nedir bu derin düşünce. Ne yapmak istersiniz? Diye sormuştu.

    Süleyman Paşa, karşı kıyılara geçmenin, yeni fetihler yapmanın çarelerini araştırdığını söyleyince Ece Bey:

    -Viranşehir derler, yerden karşı sahil daha yakındır. Eğer buyurursan, önce Gazi Fazıl Bey’le birlikte ikimiz karşıya geçelim, bir keşif yapalım. Sonra döner, size haber veririz… der.

    Süleyman Paşa bu teklife çok memnun olmuştu. Ece Bey’le Fazıl Bey, ağaçtan bir sal çatarak, bir gece, alacakaranlıkta karşıya geçtiler. Çimli Hisar’ın eteklerindeki çalılar arasında gezinirken birini gördüler, hemen üzerine çullanıp kıskıvrak bağladılar, sala atarak Süleyman Paşa’nın yanına döndüler. Paşa, korkudan titreyen esire güleryüz göstermiş, avucunu çil çil altınlarla doldurmuştu. Esir bülbül gibi konuşuyor, hisara giren gizli yolları bir bir anlatıyordu.

    Süleyman Paşa kararını vermişti. Ertesi gün, birkaç sal yaptırılmasını emretti. Sallar biter bitmez, seksen yiğit seçerek, şafakta, Çanakkale Boğazı’nın mavi sularına açıldı. Esir onlara hisara giren gizli yolları gösteriyordu. Bir iki saat içinde Çimli Hisar fethedilmiş, hisar tekfurunun gemilerine el konulmuştu.

    Tarihler bu olayın 1357 yılı baharında geçtiğini, Osmanlılar’ın böylece Rumeli’ye ayak bastıklarını yazarlar.

    Çimli Hisar’ın fethedildiği gün, Süleyman Paşa, el koyduğu gemilerle hemen geriye dönmüş, o gün atlarıyla üç yüz askeri, Gelibolu Yarımadası’na çıkarmıştı. Bu üç yüz atlı, bir orduya bedeldi. Önce Akçaliman’ı, daha sonra Bolayır’ı fethettiler. Bir yandan da durmadan yeni kuvvetler geliyor, kaleler birbiri ardına alınıyordu. Sıra Gelibolu’ya gelmişti. Gelibolu’nun fethi üç gün sürdü. Sonunda, Osmanlı bayrağı onun en yüksek burcuna dikilmişti.

    Süleyman Paşa, sonu Viyana kapılarına kadar uzanacak olan bu fethin heyecanı içinde, Gelibolu Yarımadası’nda at koştururken, ne yazık ki atıyla birlikte uçuruma yuvarlanmış, şehit olmuştu. Oğlunun ölümüne çok üzülen Sultan Orhan, Rumeli fatihi genç şehzadesini, yine Rumeli’nde bırakmış, Bolayır’da toprağa vererek, mezarı üzerine bir türbe yaptırmıştı.

    Gelibolu’nun Türkler’in eline geçmesiyle, şehir yeniden imar gördü. Osmanlı denizciliğinin bir üssü haline getirildi; limanlar tersaneler yapıldı. Yıldırım Beyazıd, ünlü komutanlarından Sarıca Paşa’yı Gelibolu’ya üs komutanı olarak tayin etmiş ve İstanbul’u kuşatacak 60 gemiyi burada yaptırmıştı. Gelibolu Limanı’na ayrıca iki kule yaptırarak Çanakkale Boğazı’nı kontrol altına alan Sarıca Paşa, Gelibolu Tersanesi’ni genişletmiş ve kurduğu tersane yüzyıllar boyu Osmanlı devleti’nin donanma ihtiyacını karşılamıştı.

    Gelibolu’yu Gelibolu yapan, onu Osmanlı Devleti’ne kazandıran Rumeli fatihi Gazi Süleyman Paşa’nın bugün Bolayır’daki türbesi güller içinde. Bu güllerin arasında “Vatan ve Hürriyet “ şairimiz Namık Kemal’in de mezarı var.

    Destanlar içinde Gelibolu, Anadolu’nun batıya açılan ilk kapısı, Rumeli fetihlerinin temel taşı ve yapısı olarak ne kadar övünse azdır.”

    Daha sonra Bolayır, Malkara ve Keşan gibi yerler de alındı. Çorlu alınınca, Edirne-İstanbul yolu kesildi. Bu yörelere Çanakkale-Balıkesir yöresindeki Yörükler yerleştirildi. 1364 yılında Lala Mustafa Paşa Biga’yı aldı.

    Osmanlılar’ın, Rumeli’de ilerlemesinden Bizanslılar ve Avrupalılar endişe duymaya başladı. Bu arada, Malkara ve Çorlu Bizanslıların eline geçti. 1.Murad, Rumeli’nin fethi konusunda kararlı davranarak, kaybedilen yerleri geri aldı. Sonra Doğu Trakya tamamen Osmanlılar’ın eline geçti. Bizanslılar ile Osmanlılar arasında, 1364 yılında anlaşma yapıldı. Ancak Avrupa devletleri, buna karşı çıkarak, Papa’dan bir Haçlı Seferi düzenlemesini istediler. Papa bu isteği kabul etti. 1366 yılında 6.Amadeo, bir donanma ile Gelibolu’yu geri aldı ve Bizanslılar’a teslim etti. 11367 yılında 1.Murat Gelibolu’yu kuşatarak geri aldı. Ancak, 1.Murad Boğaz’ın önemli olduğunu anlayamamıştı. 1.Yıldırım Bayezid döneminde, Boğaz’ın önemi anlaşıldığı için, ilk kez savunma örgütü kuruldu. 1390 yılında Boğaz Muhafızlığı’na Saruca Paşa atandı. Gelibolu Kalesi güçlendirildi. Bir tersane kurularak gemi yapımına başlandı. Gelibolu bir deniz üssü durumuna geldi. 60 parçalık bir Osmanlı donanması, Marmara Denizi ile Çanakkale Boğazı buradan denetleniyordu. Ancak, 1396 yılında bir Haçlı donanması Boğazı geçerek İstanbul’a gitti. Aynı yıl Niğbolu’da zafer kazanıldı. 1399 yılında gelen bir başka donanma Boğazı geçti, ama ertesi yıl bir anlaşma yapıldı. 1.Mehmet döneminde, Venedik donanması Boğaz’ı geçmek istedi. Çalı Bey komutasındaki Osmanlı donanması bunlara karşı koydu. Çetin savaşlar sonucu Osmanlılar geri çekildi. Venedikliler, Gelibolu’yu kuşattılar ama alamadılar. Ertesi yıl Venedik donanması Lapseki’yi topa tuttu. Daha sonra 1.Mehmet’le anlaşarak geri çekildi.

    2.Murad, 1444 yılından sonra Gelibolu’daki donanmayı güçlendirdi. Ancak, Boğaz’ın savunması yeterli değildi. Fatih Sultan Mehmet 1463 yılında Boğaz’ın en dar yerinde iki kale yaptırarak savunmayı güçlendirdi. İstanbul alındıktan sonra, Kasımpaşa’da bir tersane kuruldu.1456 yılında Yunus Bey, İmroz’u alarak Boğaz’ın güvenliğini artırdı. 1463 yılında Ege denizi egemenliği yüzünden Osmanlı ve Venedik donanmaları arasında uzun süren savaşlar oldu. Savaş sırasında sık sık el değiştirdi ama, 1479 yılında anlaşma yapıldı. Ege Adaları, bu arada İmroz ve Bozcaada Osmanlı egemenliği altında kaldı.

    Tanzimat’a kadar Gelibolu Cezayir-i Bahri Sefid (Akdeniz adaları) ya da Kaptan Paşa eyaletinin merkeziydi. Çanakkale, Kocaeli, Rodos, Oniki Ada, Asya Adaları (Korfus, Kefolanya ve diğerleri) Siklad adaları ve Eğriboz Adası bu eyalete bağlı idi. Çanakkale’nin Truva ile ilgisi yoktur. Çanakkale kentini Fatih Sultan Mehmed kurdu ve geliştirdi.

    Fatih’ten sonra da coğrafi durumu itibariyle gelişmesini sürdürdü. Tanzimat’tan sonra Biga bağımsız sancağının merkezi oldu

    Akşam otelin lobisinde çayımızı yudumlarken gezi programını yaptık. Sabah kahvaltıdan sonra Çamyayla Atatürk Evi’ne gittik. 1973 yılında Müze haline getirilmiş. Mustafa Kemal’in, Çanakkale Savaşları sırasında, 19.Tümen Karargâhı olarak kullandığı ve bir odasında oturduğu evde, Atatürk’ün şahsi eşyaları, sivil ve askeri kıyafetleri ile fotoğraflarını izledik. Ardından, Çanakkale Arkeoloji Müzesi. Müzenin girişinde yer alan birinci salonda; etnoğrafik eserler, özgün Çanakkale seramikleri ile Helenistik ve Roma çağlarına ait eserleri dikkatle izledik. Buradan ikinci salona geçtik. Burada Paleolitik ve Neolitik devirlerden taş eserler, Troas Bölgesi Eski Tunç Çağı seramikleri, Truva 1. dönemi eserleri ile Çan ve Yenice tümülüslerinde bulunan Helenistik devre ait eserler var. Bu eserleri de izledikten sonra, üçüncü salona geçtik. M.Ö. 6-5. yüzyıllara ait, Assos eserleri ve seçkin sikke örnekleri göz kamaştırıcı. Geçmişte yaşayan insanlar hiç boş durmamış, devrin en güzel eserlerini meydana getirmiş. Dördüncü salonda M.Ö. 6-2. yüzyıllar arasına ait ve Dardanos tümülüsünde bulunan bronz, ahşap, seramik eserler ile altın takılar sunuluyor izleyicilere. Beşinci salonda M.Ö. 6-2. yüzyıllara ait Bozcaada nekro-poi buluntuları ile su altı buluntuları olan amphoralar var. Ve son olarak altıncı salon… Bu salonda keramikten yapılmış eserler, bronz aletler, çeşitli mermer eserler sergilenmiş. Gördüğümüz kadarıyla eserlerin hepsi birbirinden güzel.

    Müzeden çıktık. Tarihte yaşamış insanları ve onların yaptığı eserleri. Gördüklerimize inanamadık. Bir süre deniz kenarında dinlendikten sonra, 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet rarafından yaptırılan Çimenlik Kalesi’ne gitmeye karar verdik. Deniz kenarında bulunan çay bahçelerinden birinde hoşça vakit geçirdikten sonra Çimenlik Kalesi’ne gitmek üzere yola koyulduk. Az sonra Kalenin önündeyiz. Kale, Boğaz’ın en dar yerinde. Karşısında Kilitbahir isimli bir kale var. Kalenin burçları 1451 yılında Kanuni Sultan Süleyman onartmış.

    Nusret Mayın Gemisi, Şehitler Abidesi Müzesi’ne vardık. Salonun girişinde Çanakkale Savaşlarını gösteren krokiler ve fotoğrafları izledik. Salonun sağındaki vitrinlerde, İngilizlere ait savaş sırasında kullanılan ilaç, içki, karavana kaplarını gördük. Öteki vitrinlerde şehitlerimize ait kan dolu saatler, savaşın vahşetini gösteren kemiklere saplanmış mermi ve şarpnel parçaları vb. Hepsi savaşın izlerini taşıyor. Ayrıca Mehmetçiğin kahramanlığının delilleri sergilenmiş bu müzede.

    Çanakkale Şehitlik, Anıt ve Mezarlıkları

    Çanakkale Savaşı, dünya tarihini değiştiren bir savaş olarak bilinir. Cesaretin kahramanlığa dönüşen ve eşi ve benzeri olmayan bir centilmenlik savaşı bu. Her iki taraf birbirinden nefret etmedi. Hatta siperlerden birbirlerine su ve yiyecek attı. Hatta şehitleri bile koyun koyuna yattı. Kısaca, destansı bir savaş bu.

    General W. Birdword, Çanakkale Savaşları için tarihe geçen şu sözleri çok ilginç geldi bize:

    “Türk askeri kadar vatanı için gözünü kırpmadan ölen, savaş anında müthiş cesaret ve fırtınalar yaratan, ateş kesildiği zaman onun iyi yürekli, yumuşk kalpli, düşmanın yaralarını saran, sırtında taşıyarak onu ölümden kurtaran bir asker yeryüzünde görülmemiştir.”

    Prof. Dr. Hikmet Bayur’a göre Çanakkale Savaşı:

    “Savaş malzemesi bulmak için düşmandan ganimet almayı hesaplayan, kum torbası olarak gönderilen çuvalları elbisesine yama yapan ve düşman öldürme fiilini, Arıburnu’nda bal yapmaya benzeten bir ordunun destanıdır.”

    Düşmanın Akdeniz Kuvvetleri Komutanı Hamilton: “Bizi Türklerin maddi gücü değil, manevi gücü mağlup etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşahede ettik. Sanki biz daha buralara gelmeden, akibetimiz kararlaştırılmıştı. Ve şimdi de üzerimizde icra ediliyordu.”

    Sir Konbet der ki: “Çanakkale’de her şeyimiz kusursuzdur. Fakat başarılı olamadık. Zira Türkler, yuvalarına girmiş aslanların hiddet, cesaret ve kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Böyle millet görmedim.”

    İngiltere Bahriye Nazırı ve Başbakanı Winston Churchill, Çanakkale Savaşı için şunları söyler:

    “İngiltere savaş tarihinde Çanakkale kampanyası kadar acı bir sayfa yoktur. Hiçbir savaşa bu kadar büyük ümitlerle girilmemiş, hiçbir zafer bu kadar yakından kaybedilmemiştir. 1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insanın hayatı ortaya konmuş büyük taarruzlar yapılmıştı. 2-3 milyon asker ölü ve yaralı bulunmakta, 4-5 bin harp gemisi denizlerde dolaşmaktaydı. Fakat bunlardan hiç birisi Nusret mayın gemisi’nin döktüğü mayınlar kadar harbin devamına ve düşmanın istikbaline müessir olacak bir başarı gösterememişti.

    Nusret adındaki Türk mayın gemisi, bilinen öteki tüm mayın hatlarının önüne bu hattı döşemeyi başardı. Bu hat ötekiler gibi boğazın geçidine dik değil, paraleldi ve Türklerin elindeki son mayın ihtiyatından alınmış eski demir mayınlarından oluşuyordu. Değerleri 6-7 bin franktan fazla tutmazdı. Nusret’in gizlice döktüğü bu 26 demir kap, Çanakkale operasyonunu durduran birçok psikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu mayın engeli savaşı uzattı. İnanmak istemiyorum. Fakat gerçek. Türk savunması önünde müttefikler armadası mağlup olmuştur. Tek kelimeyle felaket...”

    Morgenthau, “Türkiye’deki Sefaret Yıllarım” başlıklı kitabında aynen şöyle diyor:

    “Bize gelen İngiliz ve Fransız raporları, Çanakkale Savaşlarında Türklerin elinde iki bine yakın son model top bulunduğu şeklinde idi. İngilizler bu top hazinesini ortadan kaldıramadıklarını söylüyorlardı. Çanakkale’ye yaptığım gezide bu topları gördüm. Türkler, on binlerce mermiyle kendilerini bonbardıman eden müttefik donanmasına yanlış hedef verebilmek için gerçekten binlerce top namlusu kullanmışlardı. Bunlar, ağızlarına konulan toz barut zaman zaman alevlenen ve toprağa saplanmış olan binlerce soba borusundan başka bir şey değillerdi!”

    Mustafa Kemal Atatürk ise şunları söyler:

    “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar!

     Burada bir dost vatanın toprağındasınız.

     Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz.

     Sizler Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız.

     Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar!

     Gözyaşlarınızı dindiriniz.

     Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır.

     Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır.

     Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

    Ünlü Fransız İmparatoru Napolyon Bonaparte ise şöyle der:

    “İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır:

    -Erkeğin cesur

    -Kadının namuslu olması

    Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir fazilet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak.

    İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki, Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler.”

    Çanakkale savaşlarında üsteğmen olarak bulunmuş ve sonraları Avustralya Genel Valisi olan Lord Casey, Mhemetçik hakkında şunları söyler:

    “Mehmetçiğe saygı! Biz Çanakkale yarımadasından Türklerle savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek kahraman Türk milletine ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık.

     Bütün Avustralyalılar Mehmetçiği kendi evlatları gibi sever. Onun mertliği, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanılmaz heybet ve cesareti, bütün Anzakları hayran bırakan yurt sevgisi bütün insanlığın örnek alacağı büyük hasletlerdir.

    Mehmetçiğe minnet ve saygılarımla.

    Sonuç olarak belirtmek isterim ki, sizler kahraman olduğu kadar insan ve medeni bir milletin evlatlarısınız.”

    Vatan şairi Namık Kemal’in şu sözleri bize rehber oluyor:

    “Biz, oturduğumuz yerin her taşı için cevher-i can verdik. Her avuç toprağımız, nazarımızda, o yola feda olmuş bir Kahraman’ın vücudundan yadigârdır. Vatan bizim kılıcımızın ekmeğidir. Daima kendimize mahsus, kendimize hasredilmiş biliriz. Daima onu nefsimizden ziyade sever, nefsimizi uğruna feda ederiz.”

    Şimdi de Kınalı Hasan’ın annesine yazdığı mektubu, Bilecik İline bağlı Gölpazar İlçesinde doğan Mustafa Turan’ın “Destanlaşan Çanakkale” başlıklı yapıtından aynen aktarıyorum.

    “Çanakkale savaşlarında ana oğul arasındaki mektuplaşmalar çok acıklıdır. Her iki taraftan özlem dolu ifadeler mektupları doldurur. Bunun yanında vatan sevgisi, görev aşkı ve şahadet duyguları da dile getirilir. İşte mektuplardan birisi de, Arıburnu cephesinde savaşırken şehit düşen Kınalı Hasan’ın üzerinden çıkan mektuptu.

     Kınalı Hasan annesine bir şiir yazmaya başlamış, ancak bitirememişti. Cebinden çıkan bu şiire şöyle giriş yapmıştı:

    “ Anam yakmış kınayı adak diye,

     Ben de vatan için kurban doğmuşum.

     Anamdan Allah’a son bir hediye,

     Kumandanım ben İsmail doğmuşum.”

    Kınalı Hasan’ın cebinden bir de annesinin mektubu çıkmıştı. Ama o mektuptan ziyade bir sorumluluk tavsiyesiydi. Bir haysiyet abidesi olan o mübarek ana bağrına taş basmış, vatan aşkı ve din sevdası kendinde volkanlaşmıştı. Eskilerin deyimiyle tam bir Osmanlı ve Anadolu kadınıydı. Bu haliyle mana âleminde o kadar büyüktü ki, yolda yürürken yıldızlar ayağına takılacak kadar… Oğluna mektubunda diyordu ki:

    “Ey gözümün nuru Hasan’ım, köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor. Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın… Ben, senin anan isem, beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü. Allah, bu vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor… Sen bu ailenin seçilmiş kurbanısın… Hasan’ım, söyle zabit efendiye… Bizim köyde kurbanlık koyunlar kınalanır… Ben de seni evlatlarımın arasından vatana kurban adadım. Onun için saçını kınalamıştım. El-Hükmü billah. Allah seni İsmail Peygamber’in yolundan ayırmasın. Seni melekeler şimdiden rahmetle anacaktır. Gözlerinden öperim… Anan Hatice”

    Atatürk, Çanakkale Savaşları için “Biz Çanakkale’de bir Darülfünun gömdük” diyor. Gerçekten de öyle. Çünkü bu söz kayıpların daha sonra ülkemize nasıl bir etki yapacağını anlatıyor bize. “Çanakkale Şehitlik, Anıt ve Mezarlıkları” gezerken aklımıza Necmeddin Halil Onan’ın “Bir Yolcuya” başlıklı şiiri geldi. İşte bu şiirden bir dörtlük:

    “Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın

     Bu toprak, bir devrin battığı yerdir

     Eğil de kulak ver bu sessiz yığın

     Bir vatan kalbinin attığı yerdir!”

    Biz “Bir vatan kalbinin attığı yerdir!” denilen yerdeyiz şimdi. “Gelibolu Milli Parkı.”

     “İlk Şehitler Anıtı ve Şehitliği” önünde durduk. Önce el açıp dua ettik şehitlerimize. Sonra Şair Coşkun Ertepınar’ın “Şehit Babam Çanakkale Yolunda” başlıklı şiirin son dörtlüğünü okuduk.

    Şehitlerimize rahmet diledik. 3 Kasım 1914 günü İtilaf Devletleri donanmasından 6 kruvazör cephaneliği bombaladı. Bomba kale içindeki cephaneliğe isabet etti. 5’i subay 81’i er olmak üzere 86 şehit verdik.

    “İlerledi bizimkiler,

     Sızan kanımı kim siler?

    Şehide, yurt, rahmet diler,

     Yoksa ruh nasıl uyurdu?..”

    Şehitlerimizin anısına 1986 yılında yapılmış bu anıt.

    Şimdi Kerevizdere’de 21 Haziran 1915 günü şehit düşen askerlerin anısına “Çanakkale Şehitlerine Yardım Derneği” tarafından 1961-1962 yıllarında yaptırılmış. Şehitlerin kemikleri toplanarak bir araya getirilmiş. Anıtın üzerine de askerlerin isimleri yazılmış. İtilaf Devletleri Komutanı General Hamilton 27 Nisan 1915 günü taarruz geçmiş, kıyılara egemen olmuş ve tepeleri ele geçirmiş. Bu taarruzu önlemek için karşı taarruz başlatılmış, ama altı bin kişi şehit. Fransızların kaybı ise 2.500. Şehitlerimiz için dua ettikten sonra, İbrahim Alaeddin Gövsa’nın “Siperden Mektup” isimli şiiri geldi. Okuduk:

    “Düşünme boş gelse posta katarı,

    Siperden akın var yarın dışarı;

    Kadere razı ol, uzun yolları

    Bekleyen gözlerin dolmasın anne!”

     

     “Çanakkale içinde aynalı çarşı,

    Ana ben gidiyom düşmana karşı,

    Ooof gençliğim eyvah”

    türküsünü söyleye söyleye Zığındere Sargı Yeri Şehitliği” ne vardık. Zığındere Plaj Mevkii ile kuzeyindeki Sargı Yeri Mevkii arasındaki dere yatağında Çanakkale Savaşları’nın en kanlı çatışmaları yaşanmış. General Hamilton Zığındere’de başarıya ulaşamadı. Bu kez 28 Haziran’da Zığındere’den taarruz başlattı. Gemilerden açılan top atışları karşısında bölgede ordu sıkışmış. Takviye olarak gelen 11. ve 6. tümenler sayesinde taarruz durmuş. Ancak, her iki taraf da istenilen sonuca ulaşamamış. Bu bölgedeki çatışmalar Seddülbahir bölgesindeki savaşların noktalandığı yer olrk biliniyor. Müttefik kuvvetleri geri çekilmiş, ama bu bölgeyi en son boşaltmış. Sargı Yeri Şehitliği savaşın bitiminde yapılmış. 1955 yılında yenilenmiş ve 30 Temmuz 1955 günü açılmış. Burada 60’ı subay 300 şehit gömülü. Künyeleri olanların isimleri üzerlerinde yazılı. Şehitlikte normal insan boyutunda, mermer kaide üzerinde bronzdan, kucağındaki yaralı bir askeri kızgın güneşten korumak için elini yukarıya kaldırmış bir askeri gösteren anıt var.

    “Çanakkale üstünü duman bürüdü,

     Dokuzuncu fırka harbe yürüdü,

     Ooof gençliğim eyvah”

    diyerek 57. Piyade Alayı Şehitliği’ne vardık. Siperlerin birbirlerine 5 metre kadar yaklaştığı bu yer savaşlar boyunca en çok ateş altında kalan bölge. Karşılıklı bomba saldırıları ve süngü hücumları burada yoğunlaşmış… Mustafa Kemal’in komutasındaki 19.Tümen’in 57.Alay’ı müttefik çıkartmasının ilk gününden itibaren Anzak askerlerinin Arıburnu cephesindeki ilerleyişini durdurup geri püskürttü. Komutanları da dâhil olmak üzere birkaç gazi dışında bütün alayın komutan, subay ve erler şehit oldu. Bomba Sırtı denilen bu yer Kültür Bakanlığı’nca 1992 yılında yeniden düzenlendi. Burada yatan şehitlerin en küçüğü 9 yaşındaki Saka Çocuk. Ayrıca 57.Alay’ın İstanbullu Rum Doktoru Yüzbaşı Dimitroyati, Alay İmamı Konyalı Hasan Fehmi Efendi ile beraber burada gömülü. Alay’ın komutanı Yarbay Manastırlı Hüseyin Avni Bey’in mezarı parmaklıkla çevrili küçük bir alanın ortasında. Mermerden yapılmış olan bu mezarın başındaki bir yazıtta kısaca savaş hakkında bilgiler veriliyor. Mezarın ayakucu tarafında dikdörtgen bir kaide üzerinde mermerden yapılmış Alay Sancağı var. Avustralya’nın Melburn Müzesi’nde sergilenen ve 57.Alaya ait olduğu iddia edilen bir Sancağın altındaki plakette şunlar yazılı: “Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir, ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu’nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı Sancağını selamlamadan geçmeyin.” Biz dua ettikten sonra, Türk Alayı Sancağı’nı selamladık. Sonra yolumuza devam ettik. Arıburnu Şehitliği ve Anıtı önünde durduk. Dua etmek alışkanlık haline geldi bize. Hemen ellerimiz açıp şehitlerimize dua ettik. Gelibolu’daki şehitlik girişinin karşısına yüksek mermer bir platform üzerine Arıburun Şehitliği’nin anıtı yerleştirilmiş. Yukarıya doğru küçülen üç katlı anıtın her cephesinde yuvarlak kemerli, üzeri sekizgen mermerden sivri bir külahla örtülü. 608 şehidin anısına yapılmış bu anıt ve şehitlik. 12 Aralık 1992 günü açılışı yapılmış. Burada yapılan bir kazıda boynundaki künyesinden İngiliz Yzb. Wolters ile 57. Alay 6 bl. Komutanı Erzincanlı üsteğmen Mustafa Asım Bey’in iskeletleri yan yana silahları ve mataraları ile birlikte bulunmuş. Bu iki şehir şehitliğin içerisindeki anıtın önüne bulundukları şekilde gömülmüşler. Bu iki şehidin aileleri bulunmuş ve 1993 yılı başında şehitlikte buluşturulmuş. Ne güzel değil mi? Çanakkale Savaşları sırasında 25 Nisan 1915 günü Anzak Koyu’na çıkartma yapan Anzaklar, kendisine çekilme emri verildiği halde bu emri dinlemeyen Mustafa Kemal, düşmanı Conkbayırı’nın güney eteklerinde durdurdu.

     Conkbayırı Anıtı ve Şehitliği’nin bulunduğu tepede üçü yarım yuvarlak öteki ikisi de biraz daha ilerde olmak üzere üzeri yazılı beş mermer anıt var. Anıtlardan birinin üzerinde Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleri yazılı: “Ben size taarruzu emretmiyorum ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler başka komutanlar kaim olabilir.” Bu söz üzerine harekete geçen askerler Anzakları Cesarettepe’ye kadar atmışlar. Buradaki ikinci anıttaki yazıları okuduk. Yazı şöyle: “10 Ağustos 1915 sabahı Türk karşı taarruzu siperler yakın olduğundan süngü hücumu ile başlamıştır. Düşman donanma topçusunun yoğun ateşi altında cehennemi bir hal alan Conkbayırı’ndaki muharebeler sırasında gözetleme yerinden bir an bile ayrılmayan Anafartalar Grup Komutanı Alb. Mustafa Kemalin bir şarapnel misketi ile parçalanan cep saati hayatını kurtarmış ve düşman bu taaruz sonunda Ağılderesi’ne kadar geri atılmıştır.” Üçüncü anıttaki yazıt ise şöyle: “Düşman kuvvetlerinin, Gelibolu Yarımadasının en önemli bölgesi ve doruk noktası olan Conkbayırı’nı ele geçirerek Türk kuvvetlerini ikiye bölmek ve Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmek amacı ile giriştikleri sürekli saldırıları kahraman Türk askerinin büyük cesaret ve gayretle yaptığı savunma karşısında başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu bölgede cereyan eden muharebelerde Türk ordusu 9200 şehit, düşman 12 000 kayıp vermiştir.” Şehitliğin yanındaki iki anıttan birincisinde; “Arıburun’daki düşman kuvvetleri, aldıkları takviyeler ile daha da güçlenmiş olarak 6 Agustos günü Conkbayırı’na doğru yeniden taarruza başlamışlardır. Gece gündüz aralıksız devam eden kanlı muharebeler sonunda iki taraf da ağır kayıplar vermiş ve Türk askeri, düşmanı 9 Ağustos 1915 akşamı Conkbayırı tepeler hattına 25 metre mesafede durdurmayı başarmıştır.” Öteki anıt üzerindeki yazıt şöyle: “19. Piyade Tümen K. Kur. Yarbay Mustafa Kemal Atatürk 25 Nisan 1915 günü düşmanın Arıburun’a çıkartma yaptığını öğrenince kendi inisiyatifi ile 57. Piyade Alayını bölgeye sevk etmiş, bu arada kıyı örtmesi yapan, cephanesi bitmiş çok az sayıdaki erin yaptıkları süngü hücumu ile kazanılan zaman içinde yetişen alaya mevzi aldırarak, düşmanı Conkbayırı’na ulaşmadan durdurmayı başarmıştır.”

    Ve şimdi Atatürk Anıtı önündeyiz. Gelibolu Conkbayırı’nın en tepe noktasında, Yeni Zelandalılar anıtının karşısında Atatürk Anıtı var. Atatürk’ün heykeli iki katlı bir platformdan sonra yukarıya doğru hafif daralan oldukça yüksek bir kaide üzerinde. Kaidede Atatürk’ün 1934’de söylediği şu sözler yazılı: “ Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen Analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.” Mustafa Kemal – 1934

     Atatürk’ün 1934 yılında söylediği bu sözleri dikkatle okuduk. Oldukça önemli olan bu sözleri hemen defterimize yazdık. Ve Atatürk’ün Saatinin Parçalandığı Yeri Simgeleyen Anıt’a gittik. Burada sözü edilen saat, Çanakkale Savaşları sırasında, Conkbayırı’nda bir şarapnel parçası Atatürk’ün göğsündeki saate isabet etmişti. Ve Atatürk, mutlak bir ölümden kurtulmuştu. İşte bu olayın geçtiği yerde, bunun anısı için yapılmış bu anıt. 25 Nisan 1933 günü ziyarete açılmış. Emekli General Cemil Conk bu olayı şöyle anlatır: Şiddetli top ateşi başladığında Atatürk birden elini göğsüne götürmüş, o sırada yanında bulunan Yarbay Servet Bey (Em. Tuğ. Gen. Servet Yurdatapan) kan sızıntısını görünce telaşlanmış bunun üzerine Atatürk elini dudaklarına götürerek sus işareti yaparak kimseyi telaşa vermemesini istemiştir. Akşama doğru Mareşal Liman von Sanders’e kendi kumandası altında yapılan süngü hücumu hakkında bilgi verirken; ”Bütün cephe üzerinde piyademiz, Conkbayırı’na tırmanmaya çalışan düşmana benim işaretimle süngü hücumuna geçti ve düşmanı denize kadar sürdü. Bu esnada benim göğsüme bir mermi parçası isabet etti. Saatim kırıldı. Bu saat benim canımı kurtardı. Müsaade ederseniz bugünkü muvaffakiyetin hâtırası olarak bu saati size takdim edeyim” diyerek parçalanmış saati Liman von Sanders’e vermiştir. O da ailesinin soyluluk armasını taşıyan kendi saatini Atatürk’e uzatmış ve bugünün hatırasına kabul etmesini istemiştir. Liman von Sanders emekli olduktan sonra Münih’de yaşamını sürdürmüştür. Bir müddet sonra Milli Savunma Bakanlığı Liman von Sanders’in ailesine bir mektup yazarak askeri müzeye konulmak üzere bu saatin iadesini rica etmişler, ancak aile eve giren bir hırsız tarafından bu saatin alındığı yanıtını vermiştir.

     Değerli Devlet Adamı Rahmetli Bülent Ecevit’in “Çanakkale” isimli şiirinden birkaç dize geldi aklıma. Okuyorum:

    “Söyle arkadaşım” dedi Anadolulu Mehmet

     Yanıbaşında ki Anzak erine

    “Nerelerden kopup gelmişin

     Neden çökmüş bu mahzunluk üzerine”

     “DÜNYANIN ÖBÜR UCUNDAN” dedi gencecik Anzak

     

    “Öyle yazmışlar mezar taşına

     Doğduğum yerler öylesine uzak

     Örtündüğüm topraksa gurbet bana”

    Kemal Yeri Anıtı önünde durduk. Burası Atatürk’ün gecelediği bir yermiş. Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşları sırasında Conkbayırı’nın güneyinde Kocatepe Köyü ile Kanlısırt arasında kalan ve geniş bir bölgeyi kontrol altında tutmuş. 19.Tümen komuta yeri olarak kullanmış. Arıburnu Savaşları’nı buradan yönetmiş. Atatürk’ün 10 Ağustos 1915 sabahı yapacağı taarruz öncesi gecelediği yer bir tabela ile belirtilmiş. Selvi ağaçları arasında bulunan bu yer Conkbayırı ile Kemal Yeri arasında. Kemal Yeri Anıtı’na da 750 m. uzaklıkta.

    Şevket Süreyya Aydemir’den öğrenildiğine göre; 10 Mayıs 1915’te buradaki bir çukurda harita üzerinde arazi incelemesi yapan Mustafa Kemal’e o zamanki 3.Kor. Kur. Bşk. Kur. Yb. Fahrettin Bey (sonradan Gnr. Fahrettin Altay) orada ne yaptığını sormuş, Mustafa Kemal de bölgeyi incelediğini ve bulunduğu yerin ismini araştırdığını söylemiştir. Bunun üzerine Fahrettin Bey “Mademki bir isim bulamadın buranın ismi Kemal Yeri olsun” diyerek buraya tarihi ismi vermiş.

    Çanakkale içinde bir dolu testi

    Analar babalar umudu kesti

    Oooy gençliğim eyvah!

    türküsünü söyleye söyleye Yahya Çavuş Şehitliği ve Anıtı’na geldik.

    Yahya Çavuş Şehitliği ve Anıtı Ertuğrul Koyu’na hakim bir tepede. Tepede Yahya Çavuş’u görür gibiyim. “…Beş manga askerimizle, 10. Bölük askerlerinden Ezineli Yahya Çavuş’un cesareti ve yiğitliği sayesinde, Ertuğrul Koyu sahili, boydan boya düşman cesetleriyle dolmuştu. Yahya Çavuş, kahraman olduğu kadar, sebat ve metaneti ve maiyetine emrini ve sözünü geçirmesi sayesinde, mangaları ile birlikte, birçok dehşetli bombardımana karşı, akşama kadar sebat ederek, düşmanın yüzlerce askerini öldürdü.

    İkindiden sonra, düşman Ertuğrul Koyu’ndaki bu siperleri donanma ateşiyle dümdüz etti.

     Kahraman Yahya Çavuş, hayatta kalan neferleriyle, o siperlerden başka cihede atladı ve düşmanın çıkarmasına engel olmak için ateşine devam etti.

     Ne çare ki, Tekekoyu’ndan çıkan düşman kuvveti, Aytepe’yi aldıktan sonra, Ertuğrul tabyalarını arkadan sardığı haberi Yahya Çavuş’a geldi.

     Kahraman Çavuş, kumandası altında bulunan takımın geri kalanı ile bu yeni düşmana doğru ilerledi ve süngüleri taktırdı. Fakat kendisine haber varmazdan evvel, oradaki manga efradından dördü şehit, ikisi yaralı olmuştu.

     Düşman da makineli tüfeği kurmuştu. Yahya Çavuş’u makineli tüfek ateşiyle karşıladı. Ortalık kararmıştı.

    Bir tabur kadar iş gören Yahya Çavuş, mahçup bir vaziyette, Harapkalede’deki bölük kumandanına iltihak etmek zorunda kaldı.

    Ertuğrul Koyu’nu 12 saat savunuktan ve her türlü ateşe dayandıktan ve siperleri dümdüz edilip arkasından sarıldıktan sonra, bulunduğu yerden ayrıldı.

    Yahya Çavuş’un emsallerine üstün bir taltifi gerekli idi. Fkat bölük subylarının şehit oluşu, tabur kumandanının da sonradan yaralanmış olması sebebiyle hastaneye gitmesi, Yahya Çavuş’un kahramanlığının duyulmasına meydan vermedi.”

     “Çanakkale içinde sıra sıra söğütler,

     Altında yatıyor aslan yiğitler,

     Ooof gençliğim eyvah”

    türküsünü söyleye söyleye Gelibolu Milli Parkı’nı dolaştık. Alçıtepe Köyü’nün 2.70 kilometre doğusunda Mareşal Fevzi Çakmak Anıtı var. Çanakkale Savaşları’nda 5.Kolordu komutanı olan Mareşal Fevzi Çakmak anısına 1941 yılında yapılmış. Bu anıtın 300 metre uzağında, Mareşal Fevzi Çakmak’ın savaş karargâhını belirten bir anıt daha var. Bu anıt beyaz mermerden. Kilitbahir yakınında Mecidiye Şehitliği’nin karşısındaki alanda bu anıt. Seyit Onbaşı’nın anısına yapılmış. Mermer bir kaide üzerine 275 kg.lık bir mermiyi taşıyan Seyit Onbaşı’nın bronz heykeli yerleştirilmiş. Bu eşsiz kahramanın bir anısını birlikte okuyalım:

    “Seyid Onbaşı’nın tabyasında yaşanan bir başka güzellik daha var:

     Müstahdem Mevki Kumandanı Cevat Paşa, savaşın en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten asla çekinmiyor, hem mevcut durumu kontrol ediyor, hem de Mehmetçiklere moral veriyordu.

    İşte o gün, en çok çalışan ve en çok hasara uğrayan Mecidiye tabyası da paşayı da misafir etmişti. Tabii bu kısa ziyarete ancak “hüzün ziyareti” denilebilirdi. Çünkü tabyanın cephaneliği berhava olmuş, her şey birbirine karışmış ve alt üst olmuştu. Daha da hazini, şehitlerin toza toprağa bulanmış haliydi...

     Cevat Paşa istihkâmın yıkıntıları arasında dolaşırken, bir ağaç altına uzanmış olan askerin hala dikkatini çekti. Yaklaştı ve dikkatlice baktı. Mehmetçik, yaşıyordu.

    “Neyin var evlat?” dedi.

     Mehmetçik, birden ayağa fırladı ve hazır ola geçti. Ancak gözleri paşadan tarafa değil, başka yöne bakıyordu.

    “Gözlerine bir şey mi oldu, oğlum?”

    Bu soru üzerine Mehmetçik biraz daha canlandı, iyice toklaşan sesiyle şu cevabı verdi:

    “Üzülmeyin kumandanım, benim gözlerim göreceğini gördü!”

     “Bu güzel Osmanlı insanı, belki de bütün ömrünce, yarı aç yarı tok olmuş, ancak asla halinden şikayet etmemişti. Bir tarihlerde (1936) Atatürk, Havran’a gelmiş ve Seyit Onbaşı’yı hatırlamış.

    Fakat ilçenin önde gelenleri Seyit Onbaşı’yı hatırlayamamışlar:

     Paşa, üzülmüş ve “Bana o yiğidi bulup getirin. Sizi onunla tanıştırmak istiyorum. Yaptığınız, milletin kahramanlarına vefasızlıktır. Kendisini tanıyın ki, bu topraklar üzerinde yaşamanın bir bedeli olduğu bilinsin” demiş…

    Hemen köye haber gitmiş… Seyit Onbaşı’yı bulup getirmişler, ama bakmışlar ki üst baş perişan, kir pas içinde… Etkili ve yetkili zevat, Koca Seyit’in kılık kıyafetini huzura çıkmak için uygun görmemişler. Seyit Onbaşı’yı önce hamama sokup yıkayıp paklamışlar. Sonra da, onun itirazına rağmen, emanet bir elbise giydirip, öylece Atatürk’e getirmişler.

     Tabii ki Koca Seyid’in üzerinde iğreti duran elbise, Paşa’nın dikkatini çekmiş:

    “Seyit, bu elbise sana çok yakışmış, onu nereden satın aldın?” diye sormuş…

    Adı gibi yüreği de kocaman adam, “Yalan söyleyemedim…” der.

     Elbisenin bu ziyaret için ve emaneten giydirildiği anlaşılır böylece…

    Paşa, oradakilere sitem eder:

    “Siz, vatanı, milleti, namusu için canını ortaya koyan böyle insanları, bu kadar mı tanıyorsunuz? Eğer siz onları tanımazsanız, geleceğinizi göremezsiniz. Hedeflerinizi bilemezsiniz…”

    Bu ikaza rağmen, Seyit Onbaşı elinin emeğini yemeye devam etmiş. Görüp gözetilmemiş…

    Ama şimdi, biri şehitlikte, diğeri Havran’da iki heykeli var:

     Biz bütün bu hikâyeyi, bir daha oracıkta, Koca Seyit Köyü’nde dinlerken, o Osmanlı hatunu, bize tadını çoktan unuttuğumuz harika bir köy ayranı ikram ediyor. Üstelik “Bir daha, bir daha” diye ısrar ediyor.

     Kendileri fakir, gönülleri zengin bu güzel insanlardan ayrılmak bizim için oldukça zor oluyor. Ama dönüş yolunda, gövdelerinden ayrıldığımız insanlarla, gönül birliği içinde olmanın huzurunu tadıyoruz.”

    Enis Behiç Koryürek’in bir şiiriyle Koca Seyid’e elveda diyorum:

    “Ne alçak görünür şu fani hayat,

     Baktıkça samimi uzletinize

     Bir anda coşarak ağlarım; Heyhat…

    Günahkar gözyaşım layık mı size?...”

    Taşla saldıran Mehmet Çavuş Anıtı’nın önündeyiz. Cesaret Tepe üzerinde; sayıca üstün Anzak kuvvetlerine karşı savunan ve onlara tepeyi vermeyen Mehmet Çavuş. Anıt, Mehmet Çavuş ve takımının anısına yapılmış. Bu nedenle bulundukları tepeye “Cesaret Tepe” ismi verilmiş. “Çanakkale Boğazı’na denizden yapılacak saldırının hazırlıkları döneminde, 19.Tümen komutanı olark Maydos’ta bulunan Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’e, Müstahkem Mevki Komutanlığı’nca 9.Tümen’in Gelibolu Yarımadasında bulunan kuvvetlerini de emrine alarak, düşmanın Gelibolu’nun güney kıyılarına keşif maksadıyla yapabileceği çıkarmaları önlemek görevi verilmişti.“Muharebe gemilerinin devamlı bombardıman altında tuttukları bu bölge açığında faaliyetlerini sürdüren düşman, nihayet 3 Mart 1915 günü beklenen harekâta girişmişti. Anadolu kıyısında Kumkale ve Yenişehir bölgesini şiddetle bombardımana başlayan düşman deniz birlikleri, bir yandan da Seddülbahir bölgesine yüklendiler. İki buçuk saat süren bu cehennemi ateşten sonra, beş zırhlı, bir torpidobot ve bir kruvazörün Seddülbahir’i kuşatıcı bir durum alması ve sahile yanaşan bir zırhlının da piyadelerimizin tuttuğu siperleri çok yakından makineli tüfek atışlarıyla baskı altında tutmasıyla, üç büyük kayık dolusu asker Seddülbahir İskelesinde karaya çıkarılmıştı. Yetmiş kişi kadar olan bu müfrezenin başında bir subay ve yanında makineli tüfeklerle mücehhez erler bulunmaktaydı.“Seddülbahir Tabyasının savunması, 9. Tümen 27.Alay 10.Bölük’ten yarım takımlık bir kuvvete verilmişti. Bu kuvvet derhal atışa başladı. İki taraf arasında üç saat kadar süren şiddetli bir savaşma sonunda düşmanın püskürtülmesi başarıldı.” Bu anıdan sonra Değerli Devlet Adamı, Bülent Ecevit’in “Çanakkale” isimli şiirinden kısa bir bölüm okuyorum:

    Dert edinme arkadaşım” dedi Mehmet

    “Değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet

     Sende artık bizdensin

     Sende bencileyin bir Mehmet”

     

    Çanakkale toprağının

     Üstü cennet altı mezar

     Kavga bitmiş mezarlarda

     Kaynaş olmuş yiten canlar

    “Ya sen” dedi Mehmet

     Oyun çağındaki İngiliz erine

    “Yaşın ne senin kardeş

    böylesine erken buralarda işin ne”

     

     “Yaşım sonsuza dek on beş”

    dedi ufak tefek İngiliz eri

    “Köyümde askercilik oynar

     Coştururdum trampetle bizimkileri

     

     Derken kendimi cephede buldum

     Oyun muydu gerçek miydi anlamadan

     Bir sahici kurşunla vuruldum

     Sustu boynundaki trampet

     

     Son verildi böylece oyundan bozma işime

     Gelibolu’da bana bir yer kazıldı

    Mezar taşıma ON BEŞİNDE TRAMPETÇİ yazıldı

    Öyküm de künyemde bundan ibaret

     

     Gezik dolaştık ama anıtlar bitmedi. Daha çok anıt var gezilecek. Vakit de epey ilerledi.

    “Çanakkale köprüsü dardır geçilmez,

     Al kan olmuş bir tas içilmez.

     Ooof gençliğim eyvah”

    türküsünü söyleye söyleye Kanlı Sırt Anıtı’na vardık. Gelibolu Yarımadası’nın en dar yerinde, Kabatepe ile Conkbayırı arasında kalan Kanlısırt’ın doğu ucunda Kanlısırt Anıtı var. Buradaki Anzak ve Türk siperleri birbirlerine çok yakın. Bu nedenle ölülerin siperden çıkartılıp gömülmesi olanaksız. Burada dökülen kanlardan ötürü Kanlısırt ismi verilmiş. Kanlı Sırt Anıtı bize Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitlerine isimli şiirini hatırlattı. Bu güzel ve anlamlı şiirden birkaç dize okuyalım birlikte:

    “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

     En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

     Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-

    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

     Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

    Nerde – gösterdiği vahşetle “Bu, bir Avrupalı”

    Dedirir – yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

     Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahud kafesi!”

    Yine Kanlısırt. Yaralı İngiliz askerini taşıyan Mehmetçik anısına bronzdan yapılmış bir heykel. Kanlısırt denilen yerde birbirlerine yakın siperlerde yoğun ateş devam ediyor. Bir Anzak subayı kendi siperlerinin önüne yaralı olarak düşmüş. Acı içerisinde kıvranıyor. Ateş devam ettiğinden Anzaklar kendi subaylarına yardım edemiyorlar. Bu sırada Türk siperlerinden beyaz bir mendil sallanıyor ve ateş kesiliyor. Siperden çıkan bir Türk askeri yaralı Anzak subayına doğru giderek onu kucaklıyor ve Anzak siperlerine bıraktıktan sonra tekrar yerine dönüyor. Ardından ateş devam ediyor.

    “Çanakkale’den çıktım yan basa basa,

     Ciğerlerim kurudu kan kusa kusa,

     Ooof gençliğim eyvah”

    türküsünü söyleyerek Eceabat’a gittik. İlk durağımız Çanakkale Şehitler Abidesi ve yanındaki Şehitlik. Çanakkale Şehitleri anısına yapılan görkemli bir anıt bu. Anıtın orta yerindeki taş blok burada şehit düşen askerlerin toplu mezarlarını simgeliyor. Mehmt Akif’in Çanakkale Şehitlerine isimli şiirin ilk mısrası yer almış anıtın altında.

     Değerli Devlet Adamı Rahmetli Bülent Ecevit’in “Çanakkale” isimli şiirinden yine birkaç dize okuyorum:

    “Yağmur yağıyordu usul usul toprağa

     Gözyaşları düşerek üstüne sanki

     Damla damla ağlıyordu uzaktan uzağa

     Sahibini yitiren bir trampet

    “Ya sizler” dedi Mehmet

     Dünyanın dört kıtasından

     Mezar dokudu erlere

    “Hangi rüzgar savurdu sizleri

     Bu bilmediniz yerlere”

     

    Kimi İngiliz’di kimi İskoç

     Kimi Fransız’dı kimi Senegalli

     Kimi Hintli kimi Nepoli

     Kimi Avustralya’dan, Yeni Zelenda’dan Anzak

     Gemiler dolusu asker

     Her biri niye geldiğinden habersiz

     Gelibolu’nun oya gibi koylarından sızarak

     Tırmanmışlardı dağa bayıra

     Siper siper yara gibi yarılan toprak

     Mezar olmuştu savaş ardından onlara”

    Yine Gelibolu’ya döndük. Bu kez Fransız Anıt ve Mezarlığı önünde durduk. Bu mezarlık geniş bir avlu ve avlu bitindeki çan kulesi şeklinde bir anıt bu. Fransız askerlerinin mezarlarındn oluşuyor. 1854 Kırım Savaşı sırasında ölen Fransız askerleri için yapılmış. Mezarlıktaki anıtın kaidesine Victor Hugo’nun bir mısraı yazılı:

    “Zafer ebedi Fransa’mıza

     Övgüler onun için ölenlere

    Şehitlere, kahramanlara, güçlülere

     Onlardan ilham alanlara

     Ve yaşadıkları gibi ölecek olanlara”

    Sonra Mustafa Kemal

     Çanakkale Savaşı Anıları

    “Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girmeden önce İngiltere’ye parasını peşin ödediği Sultan Osman ve Reşadiye adlı gemileri sipariş etmişti. Ancak İngilizler parasını peşin verdiğimiz gemileri bize vermeyerek el koyacak kadar alçalabilmişlerdir:

     Cevat Paşa, mayın grubu komutanı Nazmi Bey’e sorar:

     -“Kaç mayınımız var?”

    -“26 mayınımız var Paşam.” Diyen Nazmi Bey devam eder: “Almanlar Boğaz’a 377 Alman yapısı mayın döşediler. Bir Türk ustası tarafından yapılan 26 mayını, Alman teknisyenleri beğenmedikleri için bunları depoda muhafaza ediyorduk.”

    Cevat Paşa, 6 Mart 1915 günü Nusret Mayın Gemisi komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey ile Nazmi Bey’e, bu 26 Türk yapısı mayının 13’erli iki sıra halinde Anadolu yakasındaki Kumbağı Burnu ile Rumeli yakasında Soğanlı dere ve Karanfil Burnu arasında kalan bölgeye döşemeleri emrini verir. 7-8 Mart 1915 gecesi adı geçen noktalara büyük bir gizlilik, sessizlik ve itina ile mayınlar başarıyla döşendi. Çünkü düşman kuvvetleri boğazı o derece kontrol altında tutuyordu ki, adeta kuş uçurtmuyordu. Böyle bir durumda 26 mayını döşemek elbette ki büyük bir başarıydı.”

     “Küçücük Nusret, kocaman zırhlıları yenmişti. Bu, Yunus deyimiyle, “Bir sineğin bir kartalı sallayıp yere vurması” demekti.

     Düşman, patlayan mayınlarla şaşkına dönmüş ve hemen, “Deniz mayından temizlenmiştir” raporu veren İngiliz binbaşı kurşuna dizildi.”

    Mustafa Kemal, Arıburnu Kumandanı’dır. İngilizler Anafartalar’a çıkmışlardı. Durum buhranlı ve çok tehlikeliydi. Mustafa Kemal, Başkumandan Yardımcısı Enver Paşa’ya doğrudan doğruya müracaatta mecbur kalıyor. Kendisini tatmin eden bir cevap alamıyor. O sırada karargahı Yalova’da bulunan Liman von Sanders Paşa, telefonla Mustafa Kemal’i arıyor. Konuşmaya yardımcı olan Genelkurmay Başkanı Kazım Bey’dir. Liman von Sanders’in sorduğu soru şudur:

    -Durumu nasıl görüyorsunuz, nasıl bir çare tasarlıyorsunuz?

    -Durumu nasıl gördüğümü çoktan size iletmiştim. Çareye gelince: Bu dakikaya kadar çok müsait çareler vardı. Fakat bu dakikada bir tek çare kalmıştır…

    Liman von Sanders soruyor:

    -O çare nedir?

     Cevap kesindir:

    -Bütün kumanda ettiğiniz kuvvetleri benim emrime veriniz.

     Çare budur:

    -Çok gelmez mi?

     -Az gelir!

    Ve telefon kapanıyor.

    Pek kısa bir süre sonra olaylar, Liman von Sanders Paşa’yı, kumanda ettiği kuvvetleri Mustafa Kemal’in emri altına vermeye mecbur etmiştir.”

    Çanakkale’de, Arıburnu’da harp ederken, Liman von Sanders Paşa, vaziyetteki zorluğu görerek, bir Alman miralayı göndermişti. Miralay geldi. Kaymakam Mustafa Kemal Bey’den kumandayı almak istedi. Mustafa kemal kumandayı bırakmayacağını söyledi. O vakit bu bir hadise olmuştu. Alman miralayı, Liman von Sanders Paşa’ya şikâyet etmişti. Liman Paşa meseleyi halledebilmek için daha büyük rütbede olan Kolordu Kumandanı Esat Paşa’yı göndermişti. Fakat bu defa Mustafa kemal Bey şöyle dedi:

    -Ben bir şart ile kumandayı bırakabilirim. Miralay cevaplarının kumandayı aldıkları vakit ne yapacaklarını öğrenmeliyim.

     Alman miralayı vaziyeti tetkik etmiş:

    -Ben ricat emrini veririm, demiştir.

     Mustafa Kemal Bey ise:

    -İşte ben bunu bildiğim için kumandayı bırakamıyorum. Ben bu vaziyette taarruz ederim. Arkada nihayet bir, iki kilometrelik bir mesafe vardır. Böyle bir vaziyette ricat etmek, mahvolmak, denize dökülmek demektir. Binaenaleyh taarruzdan başka yapacak bir şey yoktur, cevabını vermiştir.

    Bunun üzerine Esat Paşa, Mustafa Kemal’in omzunu okşayarak:

    -Allah muvaffakiyet versin, demekle yetinmiş ve karargâhına dönmüştür.

    Mustafa Kemal Bey taarruz kararını tatbik etmiş, o günün gecesi içinde tehlikeli vaziyet değişmiş, muvaffakiyet başlamıştır. Bu neticeyi gören Alman Miralayı askeri bir tavır ile selam vererek Kaymakam Mustafa Kemal Bey’e yaklaşmış:

    -Ben bir miralayım. Rütbece sizden büyüğüm. Fakat sizin emriniz altında çalışmayı kendime şeref bilirim. Bunu Liman von Sanders Paşa’ya da bildirdim! Demiştir.”

    “Düşman 18 Mart Donanma Saldırısı’nda başarısızlığa uğraması üzerine, karadan zorlama yapmak üzere Boğaz dışındaki adalarda yığınak yapmaya koyulmuştu. 25 Nisan 1915’te tanyeri ağarırken Arıburnu ve Seddülbahir bölgesine ilk düşman birlikleri çıktı. Arıburnu’na çıkan kuvvet, gözetleme taburunu püskürterek sonradan Kemalyeri adı verilen yere kadar ilerledi.

    Düşman çıkarmasını haber alan Mustafa Kemal, Conkbayırı yönünde yürüyen düşmana karşı ordudan emir almayı beklemeden kuvvetlerini harekete geçirdi. Birliklerine kendisi yol bularak Kocaçimen Tepesi’ne vardı Askerlerine orada kısa bir dinlenme vererek, atla gidilemediği için, yanındakilerle yaya olarak Conkbayırı’na geldi. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı. Devamını Mustafa Kemal anlatıyor:

    -Niçin kaçıyorsunuz?

    -Efendim düşman..

    -Nerede düşman?

    -İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

     Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu.

     Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum kaçan erlere:

    -Düşmandan kaçılmaz dedim.

    -Cephanemiz kalmadı, dediler.

    -Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim Ve bağırarak,

    -Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerleyen piyade alayı ile cebel Bataryasının erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır.”

    Mustafa Kemal Kocaçimentepe’nin ön kesimindeki dalgalı sırtlara kadar ilerledi. Burada bir gözetleme müfrezesi vazife görüyordu. Mustafa Kemal, Komutanı’nın yanına sokuldu,

    -Yakında düşman var mı? Diye sordu. Teğmen tereddütsüz cevap verdi,

    -Hayır Paşam yoktur!

    Mustafa Kemal, bunun üzerine ayağa kalktı, dürbünle ileri bakmaya başladı. İşte tam bu sırada birkaç tüfek birden patladı.

    Mustafa Kemal, haklı bir hiddetle Takım Komutanı’na çıkıştı,

    -Hani düşman yoktu?

    Takım Komutanı, Anafartalar Kahramanı’na aldırmadı bile. Erlerine döndü ve yüksek sesle,

    -Benim takım, süngü tak, hücum! Emrini verdi.

    Yere yatmış olan takım bir anda zemberek gibi boşandı, marş marşla hücuma geçti. Az ilerde, arazinin dalgalı oluşundan faydalanarak gizlice yakına kadar sokulmuş olan bir düşman keşif mangasını tepeledi ve tekrar eski yerine döndü.

    Mustafa Kemal’in hiddeti kalmamıştı. Yattığı yerden bu manzarayı zevkle, gururla seyrediyordu.

    Takım Komutanı, ancak vazifesini başardıktan sonra döndü ve özür diledi.

    -Paşa Hazretleri, size teminat vermekle haklı idim. Fakat düşmanın çok gizli olarak ilerlediğini göremediğim için cezama razıyım.

    Mustafa Kemal Paşa yayınladığı bir “Günlük Emir’de Teğmen’in ‘çabuk karar verme’ meziyetini resmen övdü ve rütbesini bir derece yükseltti.”

    “Çanakkale’de çok kritik bir durumda, hücum eden düşmanı mutlaka durdurmak lazım gelince, elinde o anda başka hazır kuvvet bulunmadığı için, süvarileri feda etmekten başka çare kalmadığını gördü. Kumandanları Esat Bey’i çağırdı. Esat Bey de,

    -Baş üstüne! Deyince, Mustafa Kemal, galiba kavrayamadı, diye sordu,

    -Ne demek istediğimi anladınız mı?

    -Evet, efendim, ölmekliğimi emrettiniz!

    Aradan seneler geçti. Esat Bey, Paşa olarak Vahdettin Hükümeti’nin İstanbul Polis Müdürlüğü vazifesinde bulundu. Yani, Mustafa Kemal Paşa’ya karşı cephe alanların safında bulundu.

    Öyle iken, Mustafa Kemal Paşa, sırf Çanakkale’de ölüm emrini, Baş üstüne! Diye kabul eden ve bilhassa durumu, kumandan gibi bir liyakatle kavrama yeteneği gösteren, Esat Paşa’yı sevmekte, saymakta devam ediyordu.”

    Atatürk'ün Çanakkale Hakkındaki Anıları Atatürk’ün Çanakkale Savaşı ile ilgili Anıları, Ulu önder Atatürk’ün Çanakkale savaşlarında yaşamış olduğu olaylara dayanmakta olup söz konusu anılar ve olayların birçoğu daha sonra yine kendi ağzından aktarılmıştır. Bunların en önemlileri ve en çok bilinenleri Çanakkale zaferini kazanmamıza ilişkin söyledikleri, Çanakkale’de kara savaşlarının en yoğun yaşandığı Conkbayırı Muharebeleri ile yine bu muharebelerde yaşanan süngü hücumu ile ilgili olarak aktardıklarıdır.

    Çanakkale Savaşı’nı Kazandıran Yüksek Ruh

    Mustafa Kemal Atatürk anlatıyor:

    “Bomba sırtı olayı (14 Mayıs 1915) çok önemli ve dünya harp tarihinde eşine rastlanması mümkün olmayan bir hadisedir Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre, yani ölüm muhakkak Birinci siperdekilerin hiç birisi kurulamamacasına hepsi düşüyor İkinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerine gidiyor Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Bomba, şarapnel, kuşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor Sarsılma yok Okuma bilenler Kur’an’ı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor Bilmeyenlerse Kelime-i Şehadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar Sıcak, cehennem gibi kaynıyor 20 düşmana karşı her siperde bir nefer süngüyle çarpışıyor Ölüyor, öldürüyor İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan tebrike değer bir örnektir Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur ”

    10 Ağustos Conkbayırı Muharebesi

    Ian Hamilton’un Anafartalar Bölgesi’ne açmış olduğu yeni cephenin amacı Kocaçimentepe idi Bunun yanında Kocaçimen’in bir parçası olarak ta Conkbayırı’ydı Albay Mustafa Kemal’in Anafartalar Bölgesi’ndeki başarının Kocaçimen bölgesinin tutulmasını garanti altına almadığı düşüncesi ile bu bölgeyi Anzac ve İngiliz birliklerine kaptırmamak için kuvvetlerini bu zirve bölgesine yerleştirmeyi planlar Bunun üzerine Mustafa Kemal ve Kurmayları Çamlıktekke’den Conkbayırı’na yönelirler ve düşman uçaklarının takibi altında zorlukla 8 Tümen karargâhına ulaşırlar.

    Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal, tümen karargâhından almış olduğu bilgiler ışığında 10 Ağustos sabahı saat 04 30’da baskın şeklinde bir taarruza karar verir Conkbayırı’nda ise 8. Tümene bağlı 23. ve 24. Alaylar bulunmaktaydı. Taarruza iştirak edecek iki alay ise daha gelmemişti Bu alaylar ise 28. ve 41. alaylar idi.

    Mustafa Kemal O geceyi 8 Tümen karargâhında geçirir Tümen Komutanı ve Kurmaylarına taarruzun nasıl yapılacağını anlatır Mustafa Kemal’e göre taarruz şu şekilde yapılacaktı “Hücum cephesinde 24 Alay’la bazı perakende erlerden bir avcı hattı vardı Bu hattın düşmana mesafesi azami 20-30 adımdı İhtiyatta bulunan 24 Alay Conkbayırı’na karşı ve yeni gelmekte olan 28 Alay bunun solunda olarak, Şahinsırt’a karşı karanlıkta fevkalade sükûnet ve disiplinle, avcı hattının 20-30 adım kadar gerisinde taarruz cephesi boyunca harp safı düzeninde bir vaziyet alacaktı Gecikmiş olan 41 Alay da gelişindeki vaziyete göre kullanılacaktı Düşmana katiyen tüfek ve tabii ki top ateşi yapılmayacaktı Erler süngü takacaklardı Kararlaştırılacak anda harp saf düzenindeki asker hücum yürüyüşüyle düşmana atılacak ve önündeki avcı hattı da ona katılacaktı ”

    Bu karar üzerine Mustafa Kemal, 10 Ağustos sabahı yapılacak taarruz için 8 Tümen komutanına alınacak düzen hakkında direktifi verir Bunun üzerine askerler düzenlenir Bütün askerler süngü takmış bir vaziyette siperlerinde beklemekteydi Artık hücum zamanı yaklaşmıştı Albay Mustafa Kemal o anı bizlere şu şekilde anlatır, “Gün doğmak üzereydi Çadırımın önüne çıktım Hücum edecek askeri görüyordum Oradan hücumun yapılmasını bekleyecektim Gecenin karanlık perdesi tamamen kalkmıştı Artık hücum anıydı Saatime baktım Dört buçuğa geliyordu Birkaç dakika sonra ortalık tamamen ağaracak ve düşman askerlerimizi görebilecekti.

    Düşmanın piyade, mitralyöz ateşi başlarsa ve kara ve deniz toplarının mermileri bu sıkı düzende duran askerimiz üzerinde bir defa patlarsa, hücumun imkânsızlığına şüphe etmiyordum Hemen ileri koştum Tümen Kumandanına rastladım O da ve her ikimizin refakatimizde bulunanlar beraber olduğu halde hücum safının önüne geçtik Gayet seri ve kısa bir teftiş yaptım Önünden geçerek yüksek sesle askerlere selam verdim ve dedim ki: “Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphe yoktur Fakat siz acele etmeyin Evvela ben ileri gideyim Siz, ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birden atılırsınız ” Kumandan ve subaylara da işaretime askerlerin dikkatini çekmelerini emrettim Ondan sonra hücum safının önünde bir yere kadar gidildi ve oradan kırbacımı havaya kaldırarak hücum işaretimi verdim ”

    İşaretin verilmesi üzerine süngü takıp hazır halde bekleyen Mehmetçik ok gibi siperlerinden fırlayarak karşı siperlere daldılar Conkbayırı sırtlarında olan Yeni Zelanda askerlerinin iki taburluk kuvvetinden kurtulabilenler, yamaçtan aşağıya doğru düzensiz bir şekilde geri çekildiler.

    Yine bu anı bizlere Albay Mustafa Kemal (Atatürk) şu şekilde anlatır: “Bütün askerler, subaylar, artık her şeyi unutmuşlar, bakışlarını, kalplerini, verilecek işarete yöneltmiş bulunuyorlardı Süngüleri ve bir ayakları ileri uzatılmış olan askerlerimiz ve onların önünde tabancaları, kılıçları ellerinde subaylarımız, kırbacımın aşağı inmesiyle demirden bir kitle halinde aslanca bir saldırıyla ileri atıldılar Bir saniye sonra düşman siperleri içinde gökyüzüne yükselen bir sesten başka bir şey işitilmiyordu: Allah, Allah, Allah! ”

    Ön siperlerde bulunan düşman askerleri bu seri saldırının üzerine silahına davranamadı ve kısa sürede imha edildi Sağ kanattan ise 23 Alay askerleri, geriye çekilen Yeni Zelanda ve İngiliz askerlerini takibe aldı Ağıldere kesimine saldıran Türk askerleri ile Tuğgeneral Boldwin komutasındaki dört taburluk bir kuvvet saat 10 00’da şiddetli bir çarpışmaya tutuştu Bu saldırı sonucu General Boldwin ve Kurmay Başkanı da hayatını kaybetti Ağıldere kesimi nihayetinde Türk tarafının eline geçmişti.

    Muharebe şiddetini sürdürürken, Çanakkale Muharebesi sonucunda Türk milletinin gönlüne taht kuracak olan Mustafa Kemal ise ölümün eşiğinden dönecekti Yaşanan olayı 64 Alay Komutanı olan Yarbay Servet bize şu şekilde anlatır: “Süngü hücumu sırasında Conkbayırı tepesinde Mustafa Kemal’in yanındaydım Düşmanın şiddetli topçu ateşi başladıktan sonra elini birden göğsüne götürdüğünü gördüm Heyecanımı sezen o metin asker, parmağını ağzına götürerek ve başını kaşlarını yukarıya kaldırarak bana sessiz olmamı işaret etti ” Mustafa Kemal’in göğsüne isabet eden şarapnel, O’nun göğsünde bulunan saatine çarpmıştı Saat parçalanmıştı ve göğsünde küçük bir morluk oluşmuştu İşte bu saat Mustafa Kemal’i Türk milletine bahşetmiştir.

    Taarruz saat 12 15’te Mustafa Kemal tarafından durdurulur Akşama doğru Mustafa Kemal Kurmay Başkanı ile birlikte 5 Ordu Komutanı Liman Von Sanders’in yanına giderek saldırı hakkında bilgi verir Muharebe esnasında göğsüne bir şarapnel parçasının çarptığını ve şarapnelin saatine isabet ettiğini söyler Saati ise o günkü başarının hatırası olarak Liman Von Sanders’e hediye eder Liman Paşa ise Mustafa Kemal’e kendi altın saatini hediye eder.

    10 Ağustos 1915 günü yapılan Conkbayırı Türk saldırısı, düşman askerlerinin Conkbayırı’nı ele geçirme ümidini kursağında bırakmıştır Ayrıca Mustafa Kemal’in dahi bir komutan olduğunu bizlere tekrardan göstermiştir.

     

     

     

     

    Bu haber 104 defa okunmuştur.

    Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

    SANAT VE KÜLTÜR

    Gez Dünya'yı Gör Konya'yı İllaki Mevlana'yı

    Gez Dünya'yı Gör Konya'yı İllaki Mevlana'yı İç Anadolu'nun en önemli kentlerinden birisi de Konya'dır. Konya başkent olunca, Doğu'nun tüm bilginler...

    Epiktetos'tan 10 Bilgelik Dersi

    Epiktetos'tan 10 Bilgelik Dersi Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
    Barışın Kenti Çanakkale Konçertosu15 Aralık 2014

    ANKET

    WEB SİTEMİZİ BEĞENDİNİZ Mİ?



    Tüm Anketler

    HAVA DURUMU

    Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

    REKLAM ALANI


    Başlarken tc81haber.com'da yer alan köşe yazıları, öyküler, şiirler, haberler ve şarkı sözlerini okuduğunuzda, sizi düşündürecek, hatta kafanızda oluşan olumsuz düşünceleri atmanıza yardım edecektir. Sitede yer alan yaşanmış olayların anlatıldığı öykülerin, şiirlerin hepsi hoş, güzel betimlemelerle süslü, hepsi birbirinden farklı öyküler.Yayımlanan yazıları, haberleri okurken hem hoşça vakit geçirecek, hem Türkiye'de olup bitenleri öğrenecek hem de zamanın nasıl geçtiğini hiç anlayamayacaksınız. "En büyük işler büyük hayal sahipleri tarafından başarılmıştır," diyen W. Russel'in sözünü ettiği hayalin en güzel örneğini bu sitede bulacaksınız. Benjamin Franklin de, "Siz kafanızı büyük hayallerle doldurmaya bakın. Kafanız sonradan cebinizi parayla dolduracaktır," der. Dikkat ederseniz karınca güzelim harmanları görmez ama bir tanecik buğdayı yuvasına taşımak için büyük zahmetlere katlanır. "Otobüsteki yerini beyaz bir yolcuya vermek zorunda bırakılması ona çok dokunmuştu. On dört yaşındaydı ama geriye kalan doksan mili ayakta giderken bir gün bu uygulamaya nasıl son verebileceğinin hayallerini kurmaya başlamıştı bile. Yıllarca bıkmadan toplumu bilgilendirme çalışmalarına katıldı. Önderlik ettiği sivil toplum örgütleriyle istediği sonucu aldı. Martin Luther King, 1964'te Nobel Barış Ödülü'nü kazandı." Bir yıl önce Lincoln Anıtı'nın merdivenlerinde yaptığı, "Bir hayalim var" konuşmasını iki yüzden fazla kişi izledi: "Bir hayalim var: Geeorgia'nın kızıl tepelerinde, eski kölelerin oğulları ile eski köle sahiplerinin oğulları aynı kardeşlik masasına birlikte oturabilecek..." Hayata dair düşündüren köşe yazıları, öyküleri, şiirleri ve haberleri sevenlerin, kesinlikle okuduğunuz zaman zihin gücüyle gelecekteki bir durumu görecek ve kendinizi yeniden yaratma sürecine gireceksiniz. İyi günler dileğiyle.
    RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

    Altyapı: MyDesign Haber Sistemi